bilim-astroloji Büyük Alman ruh bilimcisi Carl Gustav Jung´un Astroloji´ye olan ilgisini ortaya koymadan önce, onun psikolojisi hakkında biraz bilgi edinmek gereklidir. Jung´un fikirlerini vurgulayan örnekleri gözden geçirdiğimizde, güncel yaşamda konuşulan astrolojik faktörlerin yer aldığını görürüz. Bilindiği gibi Astroloji´nin tarafsız kaynağını aradığımızda, karşımıza Plotinus´un sistemi çıkar. Ama bu kaynak bir kozmo-matematik kaynaktır. Astroloji´nin anlamı, insan ruhunun derinlerine inildiğinde daha iyi anlaşılır. Jung´un psikolojisi, bize böyle bir düşüncenin nasıl inşa edileceğini ve şekillendirileceğini gösterirken, hangi zihinsel oluşumun astrolojik düşünce olarak geçerli olabileceğine de rehberlik eder. Jung´un psikoloji bilimine katkısı çok büyük ve derindir; burada onun insan düşüncesi hakkında büyük değer taşıyan araştırma sonuçları ve buluşları yer alır. Konunun bir hazin yanı, Jung´un Astroloji ile ilgili çalışmalarının tümünün yayınlanmamış olmasıdır; daha çok konuşmalarında, mektuplarında uzun uzun söz etmiş ve bazı eserlerinde ayrıntı olarak Astroloji´den söz etmiştir ama bunlar da yeterli olabilir. Jung ve ruhun temel yapısı
Bilim ve Astroloji
Ruhun zirve noktası egodur; ego ise bilincin merkezinde yer alır. Jung, bilinci bir ada olarak düşünüyor ve bilinç adası bilinçaltı olarak tanımlanan dev bir okyanusta yüzüyordu. Yani adanın uzaklarında, suların derinliklerinde Jung´un tanımıyla bireysel bilinçaltı veya bilinçsizlik vardı. Sayısız unutulmuş deneyim oralarda saklıydı, bunlar uyarılar ve arzularla ve de bilinçaltıyla algılanan farkındalıkla şekilleniyorlardı. Anılar, bu bölgede yer alan rüyalar ve fantazilerle çağrılıyor veya raslantılarla bütünleşiyorlar ya da doğrudan çağrılıyorlardı. Jung´un düşünceleri ve yönelmesi bir merkezin çevresinde dönen bir galaksiye veya bir atom çekirdeğinin çevresindeki oluşumuna benzetilebilir. Çekirdek elementin gücü, onun değerinin katsayısı veya enerjisinin şiddetiyle ilişkilidir. Jung, buna "kompleksler" diyordu. Bir kompleks bilinçli olabilir veya kısmen bilinçlidir ya da bilinçsizdir. Bir kompleks, kişisel bilinçaltından da kaynaklanabilir ya da "Kollektif Bilinçaltı" etkindir ama buradaki ruhsal alan tüm insanlığa aittir. Kollektif bilinçaltı inanılmaz derinliklerdedir, derinliği iskandil edilemez, belki de sonsuzdur; alt tabakalar bizim bilincimizden oluşurlar ama tanımlanamazlar çünkü biz gerçek doğanın sınırlarını bilmiyor ve hatta algılayamıyoruz. Tüm insanlar aynı temel özü paylaşırlar; işte burada Jung´un neden Kollektif Bilinçaltı tanımını yaptığını anlayabiliriz. İnsanın ruhsal değeri veya düzeyi oluşumundan bu yana alt formlardan üst formlara doğru evrimleşmiştir. Buna beynin neden olduğunu söylesek dahi birşey farketmez; Jung ve benzerleri ruh dediler. İlkel ruhun evrimi döneminden kalan bir mirasa hepimiz sahibiz ve bu boyuttaki tüm ortak şeylere sahibiz; öyleyse evrimini sürdüren insan ruhu bulanık ve uzak geçmişini paylaşmaktadır. Kollektif bilinçaltının içeriğinde veya özünde bazen primordial yani başlangıçta var olan imajlar veya görüntüler bulunabilir; bunlara Jung "Arşetipler" adını vermiştir ve Jung insanoğlunun bilincinin ortaya çıkışından beri arşetiplerin şekillendiğine ve geliştiğine inanıyor ve evrim dışındaki hayvani bir alan olarak tanımlıyordu. Arşetipler, bireye büyük etkiler yaparlar; bu etki ilişkilerde görülür, zihinsel ve duyusal dışa vurumlar oluşur; Jung´un hastalıklı rüyalarla ilgili çalışmaları arşetiplerden anlam çıkarmak içindi ve bu amaçla terapiyi keşfederek bilinçaltından gelen sembollerin rüyalarda ne ifade ettiğini araştırdı ve bunlara bilinçaltı arşetipleri dedi; bunları sadece klinik malzeme olarak kabul etmiyor tüm kültürel aktiviteler olarak tanımlıyordu. İşte Jung´un kollektif bilinçaltını tanımladığı ve kanıtladığı kavuşum noktası arşetiplerin varlığı oldu; primordial yani ilkel kalıtımsal imajlar rüyalarda ortaya çıkıyor, düşüncenin alışılmadık katlarında beliriyor ya da psikotik fantazilere dönüşüyorlardı. Görüntüler genelde, güç ve enerji üzerineydi yani bilinçin kısıtladığı herşeye karşı çıkılıyordu. Gerek yaratırken gerekse de yok ederken sanatsal bir oluşum ortaya çıkıyor; dışa vuran çılgınca bir ayak takımı isyanı başlıyordu amaç gizli hazineyi bulmaktı yani tüm varoluş öncesini veya bütünlüğü ya da saf ilkelliği... Jung´a göre tanrıların ve şeytanların çıkış yeri de burasıydı; bilinçaltına çöplerin atıldığı veya fazlalıkların saklandığı bir mahzen veya bodrum olarak bakmıyor; orayı bir dış organizma gibi tanımlayarak insan ruhunun tüm yaratıcılığının ve yıkıcılığının kaynağı olarak görüyordu; arşetiplerin tüm mitleri, dinleri ve felsefeyi yarattığı, bu şekilde de dünyasal milletçiliğin tarih çağları boyunca oluştuğu görüşü, Jung´un bu noktadaki bağlantısıdır. Aslında tüm amaç ilkel anlamda canavarlara yem olmamak yani ölüm ve yok olmaktan kurtulmaktır. Tanrısallık buradaki temel desendir; nihai hedef insan ruhunun özgürlüğü yani ölümsüzlüğüdür.
Jung´un en önemli buluşlarından veya tezlerinden birisi "Senkronizasyon Kuramı"dır, basit olarak "Anlamlı Raslantılar" olarak tanımlanabilir. Hepimiz benzer veya alışılmadık deneyler yaşarız ve bunları şans olarak niteleriz. İlk görünüşte olaylar arasında bir ilişkinin varlığından söz edilemez, raslantı der ve geçeriz; gerçekten de bazı olaylar böyledir ama bazıları böyle değildir, raslantının bir anlamı vardır hatta derin bir anlamı vardır. Öylesine ki, bu tür bir senkronize olay, bir insanın yaşamını tamamiyle değiştirebilir. Bilim bir etki ve neden çalışmasıdır, bize doğanın yasaların vererek çevremizdeki dünyayı güven içinde algılamamızı ve anlamamızı sağlar. Doğal yasalar, görünürde neyin ne olduğunu bize açıklayabilirler ama Jung´a göre durum farklıdır; Jung normal olayların doğal olmayan açıklamalarla ilişkisi olduğuna inanıyordu. İşte senkronizasyonun ve doğal olmayan ilişki prensibinin temeli buydu. Şimdi ilginç bir örneğe geçebiliriz; ABD Başkanlarından Abraham Lincoln gençken kentlere çok uzak bir çiftlikte yaşıyordu ve tüm arzusu eğitim görmek ve profesyonel bir kariyer kazanmaktı ama bunu yapmak için hiç umudu yoktu. Bir gün bir yabancı taşıdığı bir fıçıyla beraber geldi, fıçıda ufak tefek eşyalar vardı; adam umutsuzdu ve paraya ihtiyacı vardı; Lincoln´den fıçıya karşılık bir dolar istedi. Lincoln parayı verdi ama fıçının içindekileri ne yapacağını bilmiyordu; dışını temizledikten sonra eşyalara bakarken bir kitabın bulunduğunu gördü; kitap Blackstone´un hukuk yorumları kitabıydı. Kitabı oturup okuduktan sonra Abraham Lincoln, avukat olmaya karar verecek ve ABD Başkanlığı´na kadar giden kariyeri o anda başlayacaktı. Bu senkronize bir raslantıydı, iki olay arasında hiçbir doğal ilişki yoktur ama raslantının sonucu çok büyüktür, tüm AmeJung ve sonsuzluk penceresi
Bilim ve Astroloji
Senkronizasyonun arşetiplerle çevrili olduğu ve hatta bu tür arşiteplerin özel oldukları çünkü normal ötesi düzeyde oldukları Jung´un görüşüdür; Gizem burada başlamaktadır, olasılıkların bir tanesine yüklenen özel ve yüksek güçte bir enerji üstünlük sağlayarak diğer tüm olasılıkların önüne geçmektedir ama neden ve nasıl? Burada bilinçaltının karanlığı karşımıza çıkar. Enerjinin kaynağı ve etkisi arşetiplerden geliyorsa, yukardaki örnekte de görüldüğü gibi üst düzeyde istek ve duyu vardır; çok şiddetli istekler ani ilham şimşekleri çaktırır ve o andan itibaren senkronize olaylar dizisi oluşmaya başlar. Jung en iyi senkronizasyon örneklerini, DDA (Duyu dışı algılama), parapsikoloji, numeroloji ve astroloji olaylarında bulmuştur, Amerikalı bilim adamı ve parapsikolojinin kurucularından J. B. Rhine´nın deneylerini incelemiş ve olaylar arasındaki nedensiz ilişkileri belirlemişti. Yapılan telepati deneylerinde (Zener kartlarıyla), DDA´ya inananlar başarılı oluyorlar, inanmayanlar başaramıyorlardı. Jung şöyle diyordu; "İlgi yoksunluğu ve sıkılma negatif faktörlerdir; coşku, pozitif beklentiler, umut ve inanç iyi sonuçlar getiriyorlar. Senkronizasyon, doğal bir ruhsal ortamda benzerliklerin bir veya daha fazla dış olayda ortaya çıkmasıdır. Burada anlamlı paralellikler ani ama geçici olarak özel bir alanda oluşurlar. Elbette ki, tersine olan normal olaylar da vardır. " Jung, ana arşetipin bireyin kendisi olduğunu söylerken, bunun en yüksek ruhsal otorite olduğunu ve ikincil olarak da egoyu kapsadığını söylüyordu. Yaşamın ana kaynağı ve nedeni bizim var oluşumuzdur. Bu sembollerle ortaya konur yani daireler, Tibet mandalaları ve en önemlisi Güneş en önemli semboldür. Aynı zamanda da, "Sonsuzluğa açılan penceredir." ve de tüm yaşayan varlıklarla beraber ilahi kaynaktır.
rikan tarihini değiştirmiştir. Jung ve güneş
Bilim ve Astroloji
Plotinus sisteminde, yıldızsal nesneler düşüncenin ve ruhsal özün simgeleridirler. Aynı zamanda da, bize makro kozmosu ifade ederler. Doğal olarak insan bedeni benzer formdadır yani ruhun özü ya da mikro kozmosdur. Temel olan birdir yani teklik; herşey onun yansımasıdır, insan ruhu da bunu izler, merkezde Bir yani Büyük Işık veya minyatür güneş vardır. Jung için sembolik düşüncenin en iyi kaynağı, Orta Çağ simya kayıtlarında yer almaktadır. Tanrısal kaynaklı ruhsal kıvılcım temel düşüncedir; Jung bu kıvılcım düşüncesini arşetiplerin birisi olarak tanımlar, Monad olarak belirler yani Güneş´tir. İkisi de Tanrı´yı simgelerler. Psikolojik olarak Monad veya Güneş, benliğin ifadesidir. Orta Çağ´ın büyük simyacısı Paracelsus şöyle der; "Küçük bir ihtimalle insan ilahi güdüden yoksundur yine küçük bir ihtimalle insan doğal ışıktan da yoksundur. Bir insan ikisini de en iyi şekilde oluşturabilir. Herşey bu iki şeyden kaynaklanır ve bu ikisi insanın ta kendisidir yani ışık ve güdü; bu ikisinin olmadığı şey insan değildir, hiçtir. Güneş insan tarafından görülemez ama dünya tarafından görülür, ikisi de birdir ve Güney aynıdır." Bir diğer simyacı olan Dorn ise bunu iç ışığın kaynağı olarak tanımlar; "Yaşam için insanın ışığı bizi aydınlatır gerçi bu ışık bulanıktır çünkü karanlığın içindedir, tam anlamıyla yayılamamaktadır, henüz içimizdedir. " Yani kısacası Güneş birdir ve O´dur, aynı zamanda da bizi simgeler; yaşam ışığımızdır yani hem içimizdeki, hem de dışımızdaki ışıktır. Yaşam, güneş düşüncesinin ta kendisidir. Paracelsus´a göre doğal ışık, ilk olarak "astrum"dan veya "sydus"dan yani insandaki yıldızdan gelir. Büyük simyacı, her insanın bir yıldız olduğunu belirtir çünkü yıldızların altında doğmuştur ve doğal olarak da ikisinin arasında bir lişki vardır. Psikolojik sembolizma, Paracelsus´un doğrultusundadır ve Jung şöyle demektedir; "Ruhun karanlığı yıldızların serpiştiği gece göğüdür; gezegenler ve sabit takım yıldızlar arşetipleri simgelerler. Yıldızlı göksel kemer bir gerçektir, kozmik projeksiyonun açık kitabı olarak önümüzdedir, bize mitolojik cevherleri ve tabii arşetipleri gösterirler. Astroloji ve simya özlerinde iki klasik fonksiyon veya nedenselliktirler yani bize kollektif bilinç psikolojisini elele beraberce gösterirler." Carl Gustav Jung´un kollektif bilinç ve senkronizasyon kuramları, astrolojinin gerçek yönünü bize gösterebilir hatta göstermektedir. Ama olayların temel nedenlerini henüz bulmuş sayılmayız; şimdilik önemli olan kozmik projeksiyonun bizdeki yansımasıdır. Kısacası "Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır." Jung ve güneş
Bilim ve Astroloji
Plotinus sisteminde, yıldızsal nesneler düşüncenin ve ruhsal özün simgeleridirler. Aynı zamanda da, bize makro kozmosu ifade ederler. Doğal olarak insan bedeni benzer formdadır yani ruhun özü ya da mikro kozmosdur. Temel olan birdir yani teklik; herşey onun yansımasıdır, insan ruhu da bunu izler, merkezde Bir yani Büyük Işık veya minyatür güneş vardır. Jung için sembolik düşüncenin en iyi kaynağı, Orta Çağ simya kayıtlarında yer almaktadır. Tanrısal kaynaklı ruhsal kıvılcım temel düşüncedir; Jung bu kıvılcım düşüncesini arşetiplerin birisi olarak tanımlar, Monad olarak belirler yani Güneş´tir. İkisi de Tanrı´yı simgelerler. Psikolojik olarak Monad veya Güneş, benliğin ifadesidir. Orta Çağ´ın büyük simyacısı Paracelsus şöyle der; "Küçük bir ihtimalle insan ilahi güdüden yoksundur yine küçük bir ihtimalle insan doğal ışıktan da yoksundur. Bir insan ikisini de en iyi şekilde oluşturabilir. Herşey bu iki şeyden kaynaklanır ve bu ikisi insanın ta kendisidir yani ışık ve güdü; bu ikisinin olmadığı şey insan değildir, hiçtir. Güneş insan tarafından görülemez ama dünya tarafından görülür, ikisi de birdir ve Güney aynıdır." Bir diğer simyacı olan Dorn ise bunu iç ışığın kaynağı olarak tanımlar; "Yaşam için insanın ışığı bizi aydınlatır gerçi bu ışık bulanıktır çünkü karanlığın içindedir, tam anlamıyla yayılamamaktadır, henüz içimizdedir. " Yani kısacası Güneş birdir ve O´dur, aynı zamanda da bizi simgeler; yaşam ışığımızdır yani hem içimizdeki, hem de dışımızdaki ışıktır. Yaşam, güneş düşüncesinin ta kendisidir. Paracelsus´a göre doğal ışık, ilk olarak "astrum"dan veya "sydus"dan yani insandaki yıldızdan gelir. Büyük simyacı, her insanın bir yıldız olduğunu belirtir çünkü yıldızların altında doğmuştur ve doğal olarak da ikisinin arasında bir lişki vardır. Psikolojik sembolizma, Paracelsus´un doğrultusundadır ve Jung şöyle demektedir; "Ruhun karanlığı yıldızların serpiştiği gece göğüdür; gezegenler ve sabit takım yıldızlar arşetipleri simgelerler. Yıldızlı göksel kemer bir gerçektir, kozmik projeksiyonun açık kitabı olarak önümüzdedir, bize mitolojik cevherleri ve tabii arşetipleri gösterirler. Astroloji ve simya özlerinde iki klasik fonksiyon veya nedenselliktirler yani bize kollektif bilinç psikolojisini elele beraberce gösterirler." Carl Gustav Jung´un kollektif bilinç ve senkronizasyon kuramları, astrolojinin gerçek yönünü bize gösterebilir hatta göstermektedir. Ama olayların temel nedenlerini henüz bulmuş sayılmayız; şimdilik önemli olan kozmik projeksiyonun bizdeki yansımasıdır. Kısacası "Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır."
Sümerler ve Gök olayları
Bilim ve Astroloji
Sümer ülkesinin insanları da, bizim gibi yaşamda ve duygularda inişler, çıkışlar yaşadılar; neşe ve keder, aşk ve nefret, doğum ve ölüm, dostluk ve yanlızlık gibi... Ancak tanrıların dürüstlüğü ve alçakgönüllülüğü mükafatlandırdığına ve böyle olmayanları cezalandırdığına inanmalarına rağmen, iyinin acı çektiğini ve kötünün bolluk içinde olduğunu gördüler. Yaşamın gerçeklerini anlamaya çalışan Sümerli rahipler yıldızların hareketlerini incelediler. İlk bulgular basitti; Yeryüzünde meydana gelen bir olayın, gökyüzündeki yıldızların hareketleri ile eş zamana rastladığını fark ettiler. Bu eş zamanlamanın daha sonra tekrarlanması ile olaylar arasında bir bağlantı olduğunu düşündüler. Bunun sonucunda Sümerler, matematiksel gerçekleri farketmeye başladılar. Gökyüzündeki yıldızların hareketi, ay tutulmaları, Venüs´ün görülmesi ve yok olması hep önemli olaylar ile eş zamanlardaydı. İşte o an, astrolojik tahminlerin başladığı ilk andır. Sümerlerin astrolojik tahminlerini, 1500 yıl sonra Asurlular da sürdürdüler. Yıldızlardan edinilen bilgiler sadece krala aitti. Kral tanrıların yeryüzü temsilcisi ve insanların yöneticisi olarak, tanrıların isteklerini yerine getirmekte yükümlüydü ve tanrıların kutsanmalarını da sağlamalıydı. Eğer kral tanrıların ne yapacağını biliyorsa, bunu halkın çıkarları doğrultusunda kullanabilirdi. Mısır firavununun rüyasında 7 sene bolluğu ve 7 sene kıtlığı takip edeceğini öğrenmesi örneğinde olduğu gibi... M.Ö. 900 yılında Sümer veya Akad ülkesi, Kaldean adıyla bilinen kavim tarafından istila edildi sonra Babil başkent oldu. 300 yıl içerisinde Asur´u tehdit edecek kadar güçlendiler ve M.Ö.612´de Asur başkenti Ninaveh´ı ele geçirerek Mezopotamya´nın hakimi oldular.
Bilim ve Astroloji
Doğum Astrolojisi
Kız mı olsun yoksa erkek mi? Karar sizin...
Geleceği yıldızlar belirleyebilir mi? Doğacak çocuğun cinsiyetini seçebilmek için, belli bir saatte döllenmeyi, Ay´ın astrolojik konumuna göre yapabilirmiyiz? Kadınların periyodik hallerinin bu konuyla ilişkisi var mıdır? Ay Dönemleri, doğum kontrolunu kolaylaştırabilir mi? Ve en önemlisi, astrolojik analizler yaparak doğumsal kusurları önlemek için, en iyi döllenme zamanını seçebilir miyiz? Bütün bu soruların cevabı var mı? İşte, Astroloji´nin 1960´larda başlayan ama şimdilerde yerini bulan yeni bir penceresi ve bir bilim adamının verdiği savaş...
Çek psikiyatr ve jinekolog Dr. Eugene Jonas´a göre yukardaki sorulara sempatiyle, ön yargısız yaklaşabiliriz. Dr. Jonas, 10.000 kadını test ettikten sonra, gebelikle ilişkinin % 97 olduğunu belirledi. Böyle bir iddia doğal olarak, yüzyılın en önemli olaylarından birisi olabilir ve modern kadını şekillendirebilir ama ancak "Astrolojik Dönem Metodu" nun genelleştirilmesi koşuluyla... Bir diğer yaklaşım ise, neden böyle yapmayalım ya da bu yöntemi kullansak ne olur? Dr. Jonas araştırmalarına 1956´da başlamıştı, çıkış noktası tesadüfen rasladığı antik bir Babil-Asur taş yazmasıydı. Kadınların gebelik dönemlerinin, Ay evreleriyle ilişkisi olduğu anlatılıyordu. Ne yazık ki, eski astrologlar Ay´ın evreleri hakkında daha geniş bir açıklama bırakmamışlardı veya bulunamamıştı. Jonas, endişelenmesine rağmen yılmadı, o sıralarda Macaristan´da çocuk düşürmek neredeyse yasallaşmıştı. İnançlı bir Katolik olan Dr. Jonas, buna karşıydı, ayrıca çocuk düşüren veya aldıran kadınların uğradıkları psikolojik şokların üzerinde duruyordu. Jonas´ın iyi bildiği bir diğer şey, gebeliği önlemede çok geçerli olan ritm metodunun uygulanmasının çok güç olduğuydu. Kısacası gebeliği önlemenin en kesin yolu, kısırlaştırmaktı. Üç Ana Kural
Jonas yaptığı testleri desteklemek için güvenilir tıbbi referanslar kullandı; astrologlardan, ve kozmobiyologlardan oluşan bir ekip kurdu. Kozmobiyologlarların gözlemlerine göre, kozmik koşullar ve güç alanları yaşayan herşeyi etkiliyordu ve bu yaklaşıma bilimciler ve özellikle de fizikçiler katılıyordu. Jonas ve ekibinin üzerinde önemle durdukları bir diğer şey, şarlatan falcılardan ve yıldız haritasıyla (horoskop) gelecek tahminlerinden uzak kalmaktı. Günümüzün önemli kozmobiyologlarından Reinhold Ebertein şöyle yazıyordu; "Astroloji meraklıları bilimsel araştırmalara ve özellikle istatistiklere çekinerek yaklaşıyorlar, oysa kozmobiyolojik her tür çalışma ve metodoloji daha fazla bilgi sağlıyor ve doğru sonuçların ortaya çıkmasına yardımcı oluyor." Jonas, ilk önce güneş lekelerinin insan yaşamını nasıl etkilediğini araştırırken, astrolojik ve astronomik çalışmalar yaptı. Hipokrat´tan Kepler´e uzanan pratik astrolojiyi inceledi; tüm bu araştırma döneminin sonunda, Ay´ın evreleri ile gebelik arasında doğrusal bir ilişkinin bulunduğundan emin oldu. Asur-Babil taş yazmasını keşfettikten sonra, Jonas işe girişti, çeşitli doğum haritaları veya kozmobiyologların tabiriyle "Kozmogramlar" çizdi ve bunları gebelik örnekleriyle karşılaştı. 1956 yazında, çok yoğun geçen birkaç haftalık araştırmanın ardından Jonas, kendi tabiriyle gebelikle ilgili "İlk Üç Ana Kural" ı belirledi. Seksüel eylem ve ceninin oluşması kesinlikle formüle edilebilirdi. Üç kural şöyleydi;
1. Bir kadının gebe kalma anı, Ay ve Güneş´in ritmi ve de Güneş´le Ay´ın açılarıyla ilişkilidir; burada kadının kendi doğum anı dikkate alınmalıdır.
2. Çocuğun cinsiyeti, Ay´ın gebe kalma anındaki pozisyonu ile ilgilidir.
3. Gebe kalma anındaki doğal gezegen konfigürasyonları, embriyonu etkiler.
Ay hormonal değişimleri etkilemektedir
Peki ama, daha doğal, daha kesin görüşler ve destek araştırmalar yok mu? Biraz daha açılabilir ve araştırmanın detaylarına yönelebiliriz; eğer bir kadın, örneğin Yeni Ay´da doğduysa, her Yeni Ay döneminde gebe kalacaktır. Eğer bir kadın, Yeni Ay´dan beş gün sonra Ay´la, Güneş´in birbirlerine 60´ açı yaptıkları bir anda doğduysa, aynı açının ve konumun tekrarında, periyodik dönemi tekrarlanacaktır. Ay´ın ve Güneş´in doğum anınızda nerede olduğunu bilmiyorsanız, elbette ki ciddi bir astroloğa başvurmanız gerekir, eğer ona doğru doğum bilgilerini yani tarih, zaman ve yer bilgilerini verebiliyorsanız, astrolog söz konusu kozmik konumları size verecektir. Jonas sistemine göre, bir kadın kozmo-gebelik dönemine Ay/Güneş dönüşlerinin iki gün öncesinde girmektedir. Eğer kadın, bu metodu gebeliği önlemek olarak kullanıyorsa, sakınma pratiği yapmalıdır yani bir tür doğum kontrolu, söz konusu açının 36 saat öncesinde ve 12 saat sonrasında yapılmalıdır. Avustralyalı Francesca Naish, özel bir çalışma yaptı ve gebelik tarihlerini belirleyerek, olası hataların güvenlik sınırlarını, yumurta ve spermlerin yaşam sürelerini saptadı. 4 günlük Ay periyodlarında oluşan sonuçların her ay veya 29.5 günde bir tekrarlanmaları verileri destekliyordu. Yumurtlamanın kökeninde, aybaşı dönemlerinde oluşan hormonal değişimleri Ay etkilemektedir ve aynı etki stres ve sağlığı da kapsamaktadır. Öte yandan Ay Dönemi, sabit olarak yılda 12-13 kez tekrarlanır; Aybaşı periyodlarında oluşan gebelik olaylarının nedeni, raslantısal olarak Ay Dönemleri ile karşılaşmaktır. Bir kadın bir ayın içersinde iki kez gebelik dönemi yaşayabilir ve bunu bilirse avantaj veya sakınmak için kullanabilir.
Gebelik anı önceden belirlenebilir
Dönemlerin gözlemini yapan Dr. Kurt Rechnitz´ın çalışmalarını geliştiren Jonas, iddiaların % 98 kesin olduklarını belirtiyor ve sonucun vücuttaki temel ısının kontrol edilmesi yöntemiyle kesin olara desteklendiğini söylüyordu. Avustralya´lı astrolog Francesca Naish, Ay Dönemi´nin eğer iki dönem raslantısal olarak çakışmıyorsa dönemin bir potansiyel olarak kalacağını ve sadece yumurtanın serbest kalacağını belirtiyordu. Bununla beraber, gebeliği bu yolla önlemek mümkün değildir ama Ay Dönemleri´nde sakınılması doğru bir iştir. Gebe kalma anında Ay´ın yeri, maskülin veya Yang (Ateş-Hava) ise, çocuk erkek olacaktır; aksine feminen veya Ying (Toprak-Su) ise kız olacaktır. Ay´ın burçlardaki kalış süresi, yaklaşık 2-2.5 gündür. Yani hesaplar buna göre yapılacaktır, Ay Dönemleri´nin iyi hesaplanması sonucunda ortaya çıkarılacak olan Ay Burcuna göre ayarlanacak olan gebelik anı, önceden belirlenebilir. Astrolojik takvimler veya özel tablolar Ay´ın hangi anda burç değiştirdiğini kesin olarak verirler; bu malzeme yurt dışında ilgili mağazalarda bulunmaktadır. Özetle anlatılmak istenen şudur; bir astrolog aracılığı ile Ay evreleri hesaplanacak, anne adayının doğum anı da öğrenildikten sonra istenilen tarih belirlenecek, evrelere göre cinsiyet tercihi yapıldıktan sonra, gebe kalma anı kesinleşecektir. Bundan sonrası çifte aittir.
"Dört çocuğumun cinsiyetini ben belirledim."
Mısırlı bir Egyptolog olan Dr. Balogh Naish´a göre, Jonas´ın metodu eski Mısırlılar´dan alınmadır ve en azından 5000 yıllıktır, Doktar Jonas´ın metodu biliniyor ama yine de işin püf noktalarını kimse bilmiyor, diyor. Naish, dünyanın magnetik alanının Ay evrelerinden etkilendiğini ve spermlerin taşıdığı erkek ve kadın kromozomlarının da aynı etkinin altında kaldığını söylüyordu. Sheila ve Lynn Schroeder tarafından yönetilen Astrolojik Doğum Kontrol Merkezi´nde Jonas´ın çalışmaları batı dünyasının dikkatlerine sunuldu; sunuşta Ay Burcu seçimlerinde başarı oranının % 98 olduğu açıklandı. Kontrol Merkezi´nden E.R. Schweigert, Ay´ın farklı burçlardan geçerken rahimdeki asidasyonun veya alkalin oranının değiştiğinin spermlerdeki sedimentasyon sayımlarında belirlendiğini söylüyordu. Astrolojik Tıp Ansiklopedisi´nin yazarı olan H. L. Cornell, herkesin tıbbi astrolojiyle ilgilenmesini söylüyor ve şöyle yazıyor; "Bir yıldız haritası üzerinde çalışmakla kişinin karakterini ve mizacını öğrenebilir aynı zamanda da hastalıkları teşhis edebiliriz, doğum haritasında bu noktalar çok belirgindir. Astrolojik hesaplamaları kullanarak, dört çocuğumun doğum tarihlerini ve cinsiyetlerini önceden belirledim ve belirlemelerim doktorların verdiklerini tarihlerin hiçbirisine uymadı ama sonuçta benim istediklerim gerçekleşti."
Jonas´a deli diyenler
Jonas araştırmalarının sonuçlarını açıklamak ve tanımlamak için zorlu bir savaş veriyor. İlk olarak tezini tüm ayrıntıları ile beraber Macar ve Çek Bilim Akademi´lerine sundu. Başlarda çalışmalarını sürdürmesi için teşvik edildi Jonas sağlanan bir fonla araştırmalara devam etti ama sonra fon neden gösterilmeden birden durduruldu. 1960´da Dr. Aurel Hudcovic, Jonas´ı destekledi ve onun kuramlarını Bratislava Jinekoloji Kliniği´niğinde tanıttı. Kliniğe çağrılan Jonas, elde ettiği sonuçları, hamile kadınların cinsel ilişki bilgileriyle karşılaştırarak, doğacak çocukların cinsiyetlerini tahmin etti, 100 doğumda başarılı tahmin oranı 83´idi, bu sonuca gebe kalma dönemlerinin astro haritalarını hesaplayarak varmıştı. Benzer ikinci bir tur çalışmada, başarı oranını % 98´e yükseltti. Sonuçların duyulmasının ardından, Macaristan, Çekoslovakya ve Almanya´dan binlerce mektup gelmeye başladı; kadınlar gebe kalma, cinsiyet belirleme ve doğum kontrolu konularında yardım istiyorlardı. Kozmogramlar çizildi, programlar yapıldı, Jonas seyahatlara başladı, dersler ve konferanslar veriyor, bioritmin ana fikrini anlatıyordu. Basında Jonas´ın çalışmaları peşpeşe yayınlanıyor, ilgi artıyordu. Ama daha öncelerde Jonas´ın bölüm şefi olarak çalıştığı TBC Psikiyatri Kliniği, tavır alarak hastalarının onunla temas etmelerini engellemeye başladı; Mesaj açıktı; psikiyatr veya astrolog olunabilirdi ama ikisi birden olunamazdı. Bu engelleme etkili oldu ve projesini geliştirmek için fon arayışları boşa çıkmaya başladı, birçok finans kurumu doktoru deli olarak tanımlıyorlardı. Doğal Doğum Kontrolu
Bütün bunlardan sonra hangi güç tıbbi astrolojiye katlanabilirdi ki? Arayışları boşa gidince Jonas Macaristan´a döndü ama burada da tersliklerle karşılaştı ve akıl sağlığının yerinde olup olmadığı tartışılınca, bir dizi teste katlanmak zorunda kaldı. Bu arada ilk kitabını yayınladı; "Çocuğunuzun Cinsiyetini Önceden Tahmin Edin" adlı kitabı altı dile çevrildi. Buna rağmen hiçbir maddi kazanç sağlayamadı. Ama işin aslına bakılırsa, sadece bir avuç meslektaşı Jonas´ı mahkum etti veya destekledi. 1968´de Çek Sağlık Bakanlığı Astra Araştırma Merkezi´ni kurdu ve planlı evebeynliği teşvik etti. Açılışından iki ay sonra Astra, 9000 Kozmogram yayınladı, bu arada Jonas´ın fikirleri ABD´ye taşındı. Ostrander ve Schoreader "Demir Perde´nin ve Sonrasının Ardındaki Fizikötesi Keşifler" ve "Doğal Doğum Kontrolu" adlı kitaplarında Jonas´ın çalışmalarını uzun uzun anlattılar. Dr. Schweigart Viyana´da açılan Uluslararası Astra Merkezi´nde, Dr. Jonas´ın ve Dr. Reichnitz´ın Ay Evreleri Kuramı´nın tekrarlanmaya başlayan olaylarla çoktan kanıtlandığı açıkladı. Dr. Schweigart şöyle diyordu; "Kendimizi raslantısal hissediyoruz ama eğer bu olaylar başladıysa evrensellik kabul edilecek veya reddedilecektir. Belki gelecek kuşaklar bunu ellerinde tutacaklar. İnsanlık tarihi boyunca, yeni bilgilerin geçerli dünya görüşüyle çarpıştığı sık görülmüştür. Ama eninde sonunda değişen şey, daima tutucu zihniyetler olmuştur."
Jonas´ın kuramının şu andaki uygulamalarından örnek bir rapor Kaynak: Astra
Tarih: 29 Şubat 1996
Müşteri: Ms. Deborah S. Bundy, Albuquerque, ABD
Doğum tarihi: 15 Mart 1947
Doğum saati: 7:15 a.m. ABD E.S.T. (Önemli-Tekrar kontrol edin)
Ay Evresi Açısı: 277´ 59.6172 dakika
Gelecek yılda Ay Evresi Açınız, (277´ 59.6 dakika olacak)
Tekrarlanan günler aşağıda verilmiştir, lütfen zamanları doğru olarak uygulayın; Tarih Saati
1)13 Mart 1996
2)11 Risan 1996
3)10 Mayis 1996
4)8 Haziran 1996
5)8 Temmuz 1996
6)6 Agustos 1996
7)5 Eylül 1996
8)5 Ekim 1996
9)3 Kasim 1996
10)3 Aralik 1996
11)2 Ocak 1997
12)1 Subat 1997
13)2 Mart 1997 Gebe Kalma
1)2:53 AM
2)9:09 AM
3)2:49 PM
4)9:15 PM
5)5:43 AM
6)4:50 PM
7)7:12 AM
8)0:38 AM
9)8:35 PM
10)5:40 PM
11)1:42 PM
12)6:48 AM
13)8:05 PM
Cinsiyet
Kiz
****
Erkek
Kiz
Erkek
Kiz
Erkek
Kiz
Erkek
Kiz
Erkek
Kiz
Erkek
Astro Ruhçuluk
Bilim ve Astroloji
Gelecek yaşamınızın sırrı burcunuzda saklı
Tüm zamanların en iyi medyumlarından kabul edilen ünlü "Uyuyan Kahin" Edgar Cayce, Astroloji´ye yeni bir boyut getiriyordu. Ona göre ve hatta Astroloji´nin babalarından Plotinus´a göre, gezegenler ruhsal varlıkların yaşam ve deney alanlarıdırlar. Her birimiz Güneş Sistemi´ndeki tüm cisimlerden etkileniriz ama bu etki fiziksel değil, bilinç düzeyimizi etkileyen farklı titreşim alanlarından oluşur.
Hazırlayan; John K. Hammelton
Bilinmeyen, açıklanamayan ruhsal fenomenler bu tür okumalarla açıklanabilir; böylece doğadışının yolunu bulabiliriz. DDA denen Duyu Dışı Algılama´nın sınırlarının içinde, telekinezi, durugörü, astral yolculuk ve mistik deneyler bulunmaktadır. Yaşanan deneyler sonucunda sırların çoğunun Doğu´da saklı olduğu ve tanımladığı görülmüştür; bu gizem çözülme noktasına Satori, Moksha veya Nirvana denir. Düşünce daima eylemin merkezindedir, beyne bağlı sinirsel iletişim ağı yeterli güce ulaşıldığında (Nirvana gibi), yukarda adı geçen DDA olaylarını başlatır. Bunun en iyi örneklerinden birisi, yetenek veya ruhsal güç hangi tanım olursa olsun, Okült alanın en tanınmış isimlerinden birisi olan Edgar Cayce´dir. Ona "Uyuyan Kahin" deniyordu; bir şifacı, bir kahin ve bir kutsal kitap yorumcusuydu. Burada okurlarımızın gerçek medyum tanımını öğrenmeleri gerekiyor, Cayce bir medyumdur ve ölümünden sonra ardında 14.000 ruhsal mesaj ve öngörü bırakmış ve 44 yıl boyunca 6.000´den fazla insan çevresinde bilgilenmek amacıyla yeralmıştır. Onun yaptığı iş cin, peri saçmalıklarları değil, muska istismarları değil, dinsel çıkarcılık ve yalancılık değil, belli bir düzeyi, kültürü ve felsefeyi içeren bilgilenme işidir. Bu nedenle de Türkiye´de kendisine medyum, cinci, perici adını takan insanlara kimsenin inanmaması ve hatta kovmaları gerekmektedir. Cayce, özel bir trans yöntemiyle tanıkların önünde kendinden geçiyordu, sadece şifa yaptığı anları kimse görmedi, isimleri ve bilgileri alıyor, gerekeni yapıyordu; uyumadan sonra metafizik sorulara cevap veriyordu.
Ruh dıştan çok, kendisinden etkilenir.
Edgar Cayce ve Plotinus´ın düşünceleri ve de diğer mistik doktrinler daima ölümsüzlüğü düşünerek, ruhun bedenleri kullandığını öne sürdüler. Bilindiği gibi bu yaklaşım, reenkarnasyon ya da ruh göçüdür, kardeş doktrinlerde Karma olarak tanımlanır ve de determinizmaya yani neden-sonuç ilişkisi ile açıklanır. Göründüğü kadarıyla mantıksal olarak, birden fazla yaşam deneyi gereklidir, dünya sahnesindeki evrimin ve ruhsal yaşam açısından gelişimin yolu budur; özellikle de ruh düşünsel olarak ölümsüzlük sezgisine sahipse... Edgar Cayce, bunu ruhsal yaşamlar arası ilişkinin açıklanması şeklinde yorumluyor ve anlattıklarına "Yaşam Okumaları" diyordu. Cayce´nin okumalarında birey, sadece çevresel etkilerle (Aile, ortam, eğitim gibi...) gelişmiyor veya olumsuz etkiler almıyordu. O bir çevre kurbanı değildi, kendisiyle de buluşuyor ve kozmik güçlerin karmik kalıntılarını da kullanıyordu. Cayce; "Bir ruh bir bedene girdiği anda, bir kapı açılır. Bu bir fırsattır, ruhun kaderi inşa edilecektir. İyi ya da kötü olaylar önceden programlanmıştır, bunları kullanmak fırsatı ruha aittir yani önüne gelen iyi ya da kötü olayı ruh serbest iradesiyle değerlendirir. Verilecek kararlar ruhun kurtuluşu yolundadır, burada sorumluluklardan kaçılamaz, ruh buna mecburdur." der ve şöyle devam eder; "Kalbin zenginliği, sözlerle anlaşılır, düşünceler eylemdir ve kişi kendisini geliştirmek için daima onur verici işler yapmalıdır, kendisini eğitmeli ve kendisine aslı gücenmemelidir." Bizler seçimlerimizde hürüz ama sorumluyuz, günlük kararlarımız geleceğin seçimlerinin koşullarını oluşturur ve raslantılar koşulları kaçınılmaz biçimde etkilerler.
Güneş Sistemi, olacaklar üzerinde etkilidir.
Plotinus da benzeri şeyleri söylüyor ve ruhun madde dünyasına olan ihtiyacını şiddetle ve kesinlikle vurguluyordu. Başkalarının iyiliğine ve yardıma adanmış bir yaşam, beş veya altı yaşam deneyimine bedeldi. Ama ruh bunu bilinçli yapmalı fakat bu bilinçliliğin içinde de gelecek yaşamların daha iyi geçmesi egosu da yer almamalıydı; amaç ölümsüzlüktü. Cayce, bireysellikle kişiliği ayırır, kişilik dünyevidir ve fizik bedenden etkilenir ama birey ölümsüz ve ebedidir. Kişiliğin üst düzeyinde birey duyusu vardır, üç ya da dört yeniden doğuştan sonra oluşur. Her doğuş, duyguları ve kişisel yetileri yansıtır. Kişilik, bireyin bir açısından başka birşey değildir. Dünya yaşamlarının ara dönemlerinde ruh gezegensel boyutlarda varolur, bu bir bilinç alanıdır, bireyin veya öz ruhun bu alandaki yönlendirmeleri, dünya yaşamlarında belirir. Öte yandan, önceki dünya yaşamları ve deneyler duyusal tahrikler yaratarak, ruhsal ilişkinin başlaması için gereken kişiliği şekillendirirler. Edgar Cayce, 1923´de başlattığı "Okumalar"ın ileri aşamalarında, astrolojik düşüncelerin özel anlamlar doğurduğunu söylerken, insan üzerindeki en büyük güç olduğunu sayısız kez şiddetle vurguluyordu. Şöyle diyordu; "İnsanın kaderini etkileyen en büyük güç, önce Güneş´tir, sonra dünyaya yakın gezegenlerin gücü gelir, bütün bunlar bireyin doğum zamanında etkilemeye başlarlar. Anlamaya çalışın, gezegenlerin bir eylemi yoktur veya Güneş´in ya da Ay´ın evrelerinden söz etmiyorum, doğal olarak tüm göksel varoluşlar insandaki olacaklar üzerinde etkindirler."
Diğer gezegenlerde fizik bedenlere gerek yoktur.
"İnsanlığın Güneş Sistemi ile çok özel bir ilişkisi vardır. Biz bir amaç doğrultusunda varız ve amacımız burada bulunmaktır. Tüm göksel kürelerle bir iç ilişki halindeyiz, bizler onlardan, onlar da bizden etkilenirler. Dünya ruhların buluşma ve çalışma yeridir, burada diğer ruhların yaşamlarını öğrenir ve öğretilerle bütünleştirirken göksel kürelerin bilinç boyutları ile karşılaştırırız. Her gezegen bir öğretinin bir parçasıdır, bir titreşim, bir frekans merkezidir, buralarda ruhlar bulunurlar ve toplu olarak büyük uyanışı amaçlarlar..." Cayce gezegensel titreşimlerin, bir amaç için oluşturulmuş, derlenmiş, özümlenmiş özel bir çevre ortamında çalışan bilinç frekanslarına paralel olduklarını söylüyor ve devam ediyordu; "Dikkat edilmesi gereken şey, özgün bir üniversite eğitiminin varlığıdır, ruhlar ayrı çizgide olabilirler yani Harvard veya Yale Üniversiteleri´nde okuyabilirler; bu şu demektir; bulundukları çevrede aktiftirler ve oranın vibrasyonlarını taşırlar." Öğrenci varlık kollektif bilinç alanına veya titreşimine girmeye hak kazandığında yani okulundan mezun olduğunda "ruh" adını almaya hak kazanır. Aynı şekilde düşünerek gezegenlerin etkilerini anlayabilir ve algılayabiliriz yani Cayce´e göre gezegenleri farklı okullar gibi düşünmeliyiz, her bedenli veya bedensiz ruh gezegenlerin birinin ya da ender olarak birkaçının titreşim alanının içindedir. Çünkü bizler çevrelerimizde evrimleşebiliyoruz ve her gezegensel alanda bilinmedik bir süre için konuklarız. Cayce devam ediyor; "Konuklar Güneş Sistemi´nin diğer alanlarında vardırlar ama olması gerektikleri gibidir bu; dünyada olduğu gibi Venüs´de, Jüpiter´de, Uranüs´de veya Satürn´de fiziksel bedenlere sahip olamazlar; oralardaki çevre buna uygun değildir. Fakat buralarda bir uyanış, bir bilinçlilik alanı içinde olduklarından ortama uygun bir evrim sürecindedirler, bu nedenle bedene ihtiyaç yoktur. Güneş Sistemi´ni oluşturan gezegenlerin evrensel sorumlulukları böyledir."
Kişiliğinizi gezegenlerde bulabilirsiniz;
Cayce, her ruhun tüm gezegensel bilinç kürelerinden muhakkak geçmesi gerektiğini söylüyor ve ruhsal gelişimi için şöyle diyor;"Her gezegenin etki vibrasyonları farklı değerdedir. Bir varlık bu vibrasyon alanına girdiğinde değişim şart değildir fakat Tanrı´nın lütfuyla olabilir. Çünkü o alan evrensel bilincin bir parçasıdır, evrensel yasaların da... her bir gelişim alanından geçmeden de bu mümkündür belki Yaratıcı ile bir olmanın doğru vibrasyonları bulunamaz fakat alanlardan geçerken, basamaklar, dönemler ve deneysel yerler görülebilir, önemli olan idrak etmektir." Ruhlar gezegenlerin etki alanlarından geçerken, etki altında kalırlar denmişti, bir önceki gezegensel ruh varlığımız veya oluşumumuz gelecek yaşamımız için gerekli ve önemlidir, en azından bu etkiyi ruhumuzda taşırız. Sayısız insan, yaşamlarında dört ile altı gezegenin etki alanındadır, Edgar Cayce en azından bir, en çok da sekiz gezegenin etki alanından geçen ruhların varlığından söz ediyor. Astroloji, Güneş Sistemi´nin bir ruhsal sistem olduğunu ve doğal olarak fiziksel bir bedene yani gezegenlere sahip olduğu ilkesine dayanır. Bir insan varlık da, ruhsal bir varlıktır ve onun da fiziksel bir bedeni vardır. Güneş-gezegen sistemi makro-kozmik, benzer imaj olarak da insan ruhu mikro-kozmik olarak düşünülmelidir. Bunun temel ve belirgin ilk ilkesi ise, Güneş, Ay ve gezegenlerden aldığımız psikolojik etkilerdir. Kısacası, gezegenlere Astrolojik açıdan bakarken, ruhsal evrimimizin temel olduğu gerçeğini gözden kaçırmamalıyız. Her gezegen bilinçsel alanları veya katları ifade eder, eğer gezegenlerin özelliklerini iyi öğrenir ve klasik astrolojik bilgilerden yola çıkarak onları iyi tanırsak, kendi özümüzü yani ruhumuzu tanımış oluruz, bu yaşamımızda biz etkileyen Güneş Sistemi cisimleri astro-psikolojik yani ruhsal kimliğimizi açıklayacak bilgileri içermektedirler. Önemli olan buradan yola çıkarak, gelecek yaşamlarımızın şifresinin de burada olduğudur yani bu iş falcılık değildir... Astroloji´de bilinmeyen boyut
Bilim ve Astroloji
Yıldızlarla geleceğe doğru
Klasik Astroloji, Güneş, Ay ve 8 gezegenle geçerlidir ve yorumlanır ama bunun ötesinde kozmik bir gereklilikle bütünün parçası olmanın bir sonucu olarak yıldızların da Astrolojik etkilerinin bulunduğu kabul edilir. M.Ö. 800´de Babil´de ilk gözlemler yapılmış ve 16 takım yıldız belirlenmiştir. İlk Yıldız Kataloğu M.Ö. 250´de Eski Yunan´da Timocharis ve Aristyll tarafından yapıldı; daha sonra Hipparch ve Ptolemy astronomik almanakları yaptılar. Yıldız adlarının kökeni Babil´dir. Burada ana referans, Güneş Sistemi gezegenlerinin yıldızlarla oluşturduğu konumların yorumlanmasıdır. Bunun için de özel astronomik almanaklar kullanılır. Aşağıdaki derleme Kozmobiyolog Reinhold Ebertin ve Georg Hoffmann tarafından yapılmıştır.
Güneş sistemi içersindeki tüm yıldızlar, Astrolojide "sabit yıldızlar" olarak adlandırılırlar. Astronomiye göre Sabit Yıldızlar, dünyamıza göre, Güneş Sistemi etrafında dönmedikleri için, sabit yani durağandırlar. Yıldızlar Magnetute değerleri ile listelenir. Birinci düzeyde olanlar, güçlü ve etkilidirler. İkinci düzeyde etki ve güç azalır ve bu azalış 4. düzeye kadar sürer. Ama 5. düzeyde olanla Nebulalar-Bulutsular çok parlak ve güçlüdürler. (Plaides veya Orion gibi) Bulutsuların etkileri Astroloji´de planetler kadar önemlidir. Karakterlerine göre güçlü ve güçsüz konumlar irdelenir ve yorumlanır. Bulutsu kümeleri kuzey gökkürede çok güçlüdürler ama güney konumlarda güçsüz ve etkisizdirler. Bu dünyanın konumuyla ilgili bir gözlem sonucudur. Astrolojik açıdan yıldızlar kendi doğalarına uygun Güneş Sistemi planetleriyle ile birleştiklerinde zararlı etkilere neden olmazlar, örneğin Mars ile aynı karakterde olan Aldebaran birleştiklerinde iyi etkiler getirir, bu etki mükemmel bir gelecek anlamındadır. Diğer birçok sabit yıldızda da aynı etkiler gözlemlenmiştir.
Güneşimiz, Caput Argol, Aldebaran, Hercules, Bellatrix, Antares, ya da Mars karakterinde tanınan diğer yıldızlar ile birleştiğinde şiddetli bir ölümü veya çok ağır bir hastalığın işaretidir. Ayrıca bu etki, sahip olunan değerlerin yitirilmesine, onur ve cazibenin kaybedilmesini ve hiyerarşik rütbenin geri alınmasını da ifade eder. Eğer Güneş; Pleidas, Hyades, Castor, Pollux, Preaspe veya Aselli ile ilişkide ise; kötü bir tabiatı, öldürücü bir kişiliği simgeler. Özellikle Güneş, Preaspe ile ilişkide ise bu etki, cinayete kurban gitmeyi ve öldürmeyi gösterebilir. Bu ölüm bir patlama, silah ile vurulma, idam ya da gemi kazası sonucunda oluşacaktır. Net bir analiz için, yıldızın diğer planetlerle ve Ay ile olan konumu önem kazanır. Preaspe, Güneş ile birleşirken Ay ile sert bir konumda ise ya da Güneş-Ay-Preaspe kavuşumu varsa idam veya silahlı bir saldırı sonucunda feci bir ölüm kaçınılmaz olur. Gemi kazalarının en önemli habercisi Argo´dur. Güneş ile ilişkide olduğu zamanlarda birçok deniz kazası kaydedilmiştir. Argo, mitolojik olarak Yunan Mitolojisi´nde Altın Post´u arayan Argonotlar´ı taşıyan bir gemiyi simgeler. Aselli ise yanarak ölümü, yüksek ateşi, salgın hastalıkları ve çok etkili konumlarda ise idamları gösterir. Ani karşılaşılan iflas ve yıkımlar da bu yıldızın etkisindedir.
Deneb, kişiye şan, şöhret ve bol kazanç verir. Ancak bu etkinin getireceği mükemmel yaşam kısa sürecek ve yerini utanca, sıkıntılara bırakacaktır. Ayrıca Lion´s Neck (Aslanın boynuzu)´ deki yıldızlar; Güney açısı, Knee, Ophiucus´un sağ bacağı, Goat´s Back, Aquarius´in sol omuzu, Aquairus´in Sağ Elinde bulunan yıldızlar utanç ve zorlukları, muhtaç olmayı temsil ederler (Bu isimler, astronomik yıldız gruplarının isimleridirler). Jaw of Whale, Knee of Castor, Pollux, Küçük Ayı Cynosura; birçok hastalığa ve sağlıksız yapıya, soluk bir ten rengine, salgın hastalıklara yakalanmaya, saç dökülmelerine ve kelliğe, şansın ortadan kalkmasına, utanç ve eziyete işaret ederler. Aquarius´in Sağ Bacağı, Orion´un Halkaları, Kuzey açısı, Amprit of Sagittary ve Goat´ın Güney Boynuzu iyi bir geleceği ve mutlu sonları gösterirler. Arista, iyi bir gelecek belirleyen yardımsever bir yıldızdır. Zenginlikleri anlatır. Rigel´de Arista karakterine benzer, iyi bir geleceği, başarılı tahsil hayatını ve iş yaşamında şanslı olmayı, genç yaşlardaki ticaret hırsını ve bol kazancı anlatır. Kartaldaki parlak yıldız, Fomalhaut ya da "Oğlağın sırtındaki son yıldız", Güneş ya da Mars ile birlikte olduklarında bir hayvan tarafından ısırılmayı ve bundan doğacak sorunları anlatır. Belki bu etki komik gelecektir ama Fomalhaut çok etkili bir yıldızdır. Pleidas ya da Preaspe´nin Güneş ile birleşmesi gözlerdeki rahatsızlar ve kör olmak anlamındadır. Ay´ın; Capul Algol, Aldebaran, Pollux veya Bellatrix ile birleşmesi feci bir ölümü haber verir. Plaides, Preaspe, Antares veya Deneb ile birleşmesi ise gözlerden yaralanmayı ve kör olmayı simgeler. Ay´ın; Orion´un halkalarından biri ile birleşmesi halinde gözlerden birinin kaybedileceği söylenir.
Önemli Sabit Yıldızlar ve Karakterleri;
Acrab : Beta Scorpio. 2° 29´ Yay burcundadır. Mars ve Satürn karakterinde olup, kötülük ve bazen gaddarlık verir.
Acrux : Alpha Crucis. 11° 11´ Akrep burcundadır. Jüpiter karakterindedir. İhtişam, lüks ve gösterişi anlatır, bu tip bir yaşamı çok sevmeyi ifade eder.
Aldebaran : Alpha Tauri. 9° 05´ İkizler burcundadır. Mor renkli bir yıldızdır. Ve Mars karakterindedir. Genel ya da askeri şan, şeref ve cesareti ifade eder. Satürn ya da Mars ile birleşiyorsa ölüm ile tehtit edilmeyi anlatır. Boğanın güney gözünü sembolize eder.
Agena : Beta Centauri. 23° 06´ Akrep burcundadır. Venüs ve Jüpiter karakterindedir. Başarıyı simgeler.
Algol : Beta Persei. 25° 28´ Boğa burcundadır. Satürn ve Jüpiter karakterinde olup mor renklidir. Cinayet ve adam öldürmeyi anlatır, Ay ile birleştiğinde başın kesilmesini simgeler.
Alnilam : Epsilon Orionis. 22° 46´ İkizler burcundadır. Jüpiter ve Satürn karakterinde olup, geçici mutluluk ve başarıyı simgeler.
Alphard : Alpha Hydrae. 26° 36´ Aslan burcundadır. Satürn ve Venüs karakterindedir ve moral bozukluğunu ifade eder.
Alphecca : Gamma, Alpha Coromae Borealis. 11° 32´ Akrep burcundadır. Venüs ve Merkür karakterindedir. Sanatsal yetenekleri ifade eder.
Alpheratz : Sirrah, Alpha Andromedae. 13° 40´ Koç burcundadır. Venüs ve Jüpiter karakterinde olup, sevgi, mutluluk ve zenginliği ifade eder.
Antares : Vespertillio, Alpha Scorpii. 09° 04´ Yay burcundadır. Mars ve Jüpiter ile zayıf olarak Merkür karakterindedir. Akrebin başını sembolize eder. Düşüncesizliği, düşüncesizce cesareti, ani tavırları, girişim ve teşebbüsleri, zor kullanmayı, şiddet ve tecavüzü, zulum ve baskıyı, verimliliğin yok olmasını, iflası ve ölümü anlatır.
Arcturuse : Arctur, Alpha Bootis. 23° 32´ Terazi burcundadır. Mars ve Jüpiter karakterindedir. Şan ve şerefi anlatır.
Asellus Australis : Delta Cancri. 08° 01´ Aslan burcundadır. Mars ve güneş karakterindedir. Kör olmayı, gözlerdeki ağır hastalıkları, sık sık yakalanılan mikrobik rahatsızlıkları ve yüksek ateşi ifada eder.
Atair : Alpha Aquilae. 01° 04´ Kova burcundadır. Satürn ve Merküri karakterindedir ve çok parlak bir yıldızdır. Ağır hastalıkları, kayıplar ve iflası, aşırı hırs ve ihtirası, büyük açılar ve ızdırabı anlatan sert etkili bir yıldızdır.
Bellatrix : Gamma Orionis. 20° 16´ İkizler burcundadır. Mars ve Merküri karakterindedir. Para için evliliği, devamı olmayan şan ve şöhreti, sonradan yaşanacak yıkımları, iflas ve felaketleri, büyük tehlikeleri anlatır. Güneş veya Ay iye birleştiğinde kaza sonucu kör olmayı işaret eder. Orion´un sol omzunu sembolize eder.
Betelgeuze : Betelguese, Alpha Orionis. 28° 04´ İkizler burcundadır. Mars ve Merkür karakterindedir. Zenginliği, evlilikle gelecek onur ve mutluluğu, cazibeyi ve tercih edilmeyi anlatır.
Canopus : Alpha Carinae. 14° 16´ Yengeç burcundadır. Satürn ve Jüpiter karakterinde olup, gemi ile seyahatlerde tehlikeyi ifade eder.
Capella : Alhajith, Alpha Aurigae. 21° 10´ İkizler burcundadır. Mars ve Merkür karakterinde tanınmış bir yıldızdır. Şan, şeref, korunma ve mutluluğu gösterir. Capella, MC-Tepe Noktası´na yakın yerlerde Güneş ya da Ay ile birleştiğinde veya Yükselen Burç ile ilişkide evlilik ile gelecek olan zenginlik, onur ve mutluluğu anlatır.
Castor : Apollo, Alpha Aurigae. 21° 10´ İkizler burcundadır. Merkür karakterindedir ve hile, yalancılık ve iki yüzlülüğü ifade eder.
Denep : Alpha Cygni. 04° 46´ Balık burcundadır. Venüs ve Merkür karakterinde olup, öğrenme hırsını anlatır.
Deneb : Zeta Aquilae. 19° 07´ Oğlak burcundadır. Mars ve Jüpiter karakterindedir. Nüfüzlu olmak ve hükmetmeyi ifade eder.
Deneb kaitos : Diphda, Beta Ceti. 01° 51´ Koç burcundadır. Satürn karakterindedir. Ruhsal ve bedeni rahatsızlıkları ve bünyenin zayıflığını ifade eder.
Denebola : Beta Leonis. 20° 57´ Başak burcundadır. Şanssızlığı ve iyi giden bir olayın kötü sonuçlanacağını işaret eder. Kazanılan şan ve şöhretin felaketler sonucu yitirilmesi, Güneş ile birleşen yıldızın yaratacağı sonuçtur.
El nath : Beta Tauri. 21° 51´ İkizler burcundadır. Mars karakterindeki bu yıldız başarıyı simgeler.
Fomalhaut : Alrisha, Alpha Piscium. 03° 09´ Balık burcundadır. Venüs ve Merküri karaktetindedir. Ünü, şan ve şöhreti simgeler. Eğer MC´ye yakın yerlerde Güneş ile birleşiyorsa sosyal liderliği ifade eder.
Gredi : Alpha Capricorni. 03° 10´ Kova burcundadır. Venüs ve mars karakterinde olup, muhabbeti, sevgiyi, hürmeti anlatır.
Hamal : Alpha Arietis. 06° 59´ Boğa burcundadır. Mars ve Satürn karakterindedir. Gaddarlık ve acımasızlığı ifade eder. Eğer Güneş ile birleşiyorsa ölüm ile sonuçlanacak çekişme ve ihtirası anlatır.
Hyaden : Regengestirn, Yıldız kümesi. 04° - 06° İkizler burcundadır. Mars ve Neptün karakterinde olup, güdülerin hastalık derecesine yükselmesini ve hissi melekeyi ifade eder.
Markab : Alpha Pegasi. 22° 49´ Balık burcundadır. Mars ve Merküri karakterindedir. Pegasus´un kanatlarını sembolize eder. Mor ve parlak bir yıldızdır. Yaralanmalara karşı dikkatli olmayı ifade eder. Güneş ya da Ay ile birleşiyorsa büyük acıların arkasından gelecek ün ve başarıları, acı, ızdırap ve çileyi anlatır.
Menkar : Alpha Ceti. 13° 38´ Boğa burcundadır. Satürn karakterinde bir sabit yıldızdır. Hastalık ve Tarımsal başarısızlıkların beklentisini ifade eder. Güneş ya da Ay ile birleştiğinde hastalıklara neden olduğu gibi, MC üzerinde olduğunda utanç, onur yitirme, iflas, planların felaketle sonuçlanması etkilerini yaratır.
Mirach : Beta Andromedae. 29° 46´ Koç burcundadır. Venüs karakterindedir. Uzun sürecek evlilikleri, güzellikleri ve uygun fırsatları ifade eder.
Polaris : Alpha Ursa Minoris. Al Ruccaab, Polar yıldız. 27° 54´ İkizler burcundadır. Satürn ve Venüs karakterinde olup, tarımsal sıkantılar, kıtlık, hastalıklar ve şanssızlıkları ifade eder.
Pollux : Beta Geminorum, Herkules. 22° 35´ Yengeç burcundadır. Mars karakterinde bir yıldızdır. Utanmazlık, vurdumduymazlık, soğukkanlılık gibi davranış biçimlerini anlatır, horoskopta güçlü konumda ise gaddarlık, acımasızlık duygularını verir.
Procyon : Alpha Canis Mindris. 25° 10´ Yengeç burcundadır. Mars ve Merküri karakterindedir. Sembolik olarak küçük köpeği temsil eder. Şiddete varan kuvvetli aktiviteyi, başarıya ulaşmak için hırs ve arzulu olmayı, ihtirası ancak sonuçta yaşanacak trajediyi anlatır.
Ras alhague : Alpha Ophiuchi 21° 42´ Yay burcundadır. Satürn ve Venüs kakarterindedir. Cinsel konulardaki saplantı ve çarpıklıkları, cinsel sorunları ve bunların ruhsal dışa vurumunu, cinsel yaşamın toplum ilişkilerine sorun olmasını ifade eder.
Rastaban : Beta Drakonis. 11° 15´ Yay burcundadır. Satürn ve Venüs kakarterindedir. Küçük kazaları ifade eder.
Regulus : Ksalb, Alpha Laonis. 29° 21´ Aslan burcundadır. Mars ve Jüpiter karakterindedir ve mor renkli parlak bir yıldızdır. Genel konumlarda şansı ifade eder. Işıklar ile birleştiğinde ise evliliğin getireceği şan ve zenginliği, ancak hayatın sefalet ile son bulmasını anlatır. Sembolik olarak Aslanın başını temsil eder.
Pleidas : 20° 30´ Boğa burcunda bulunan yedi yıldızdır. Boğanın boynuzunu sembolize ederler. Yıldızlar Güneş yada Ay ile birleştiklerinde ya da doğum sırasında Yükselen Burç üzerinde iseler, yüzde yaralara, utanç ve onur yitirmeye, tutuklanma ve hapis olmaya, insani duyguların yitirilmesine, agresiviteye işaret ederler. Çok sert etkili bir gruptur.
Rigel : Beta Orionis. 16° 08´ İkizler burcundadır. Boğanın Güney gözünü temsil eden iyi huylu bir yıldızdır. Jüpiter ve Mars karakterindedir. ASC yada MC ile birleşiyorsa yüksek onur, zenginlik ve her alanda mutluluk habercisidir. Ün ve buluş yeteneğini simgeler.
Sirius : Alpha Canis Majoris, Canicula. 13° 23´ Yengeç burcundadır. Mars, Jüpiter ve Satürn karakterindedir. İtibarı ve sosyal mevkiyi ifade eder.
Spica : Azimech, Alpha Virginis. 23° 08´ Terazi Burcundadır. Venüs ve Mars karakterinde olup, Sanat ve bilim sevgisini ifade eder.
Unuk el haia : Alpha Serpentis. 21° 23´ Akrep burcundadır. Satürn ve Mars karakterindedir. Her tür kaza ve aksilikleri, kullanılan cihaz ya da eşyeların arızalarını ifada eder.
Vega : Wega, Alpha Lyrae. 14° 36´ Oğlak burcundadır. Venüs ve Merkür karakterindedir. Zenginlik ve itibarı temsil eder.
Vindemiatrix : Epsilon Vinginis. 09° 16´ Terazi burcundadır. Satürn ve venüs karakterindedir. Zor konumları ifade eder.
Zosma : Delta Leonis. 10° 35´ Başak burcundadır. Satürn ve Venüs karakterindedir. Egoistliği ve moralsizliği ifade eder.
Zuban el genubi : Kiffa Australis, Alpha Librae. 14° 23´ Akrep burcundadır. Satürn ve Mars karakterindedir. Şanssızlığı ifade eder.
Zuban elschemali : Kiffa Borealis, Beta Librae.18° 40´ Akrep burcundadır.Jüpiter ve Merkür karakterindedir. Başarı ve şansı temsil eder.
Bilimin astroloji yorumu
Bilim ve Astroloji
"Popüler gazete astrolojisine saygı duymayabiliriz. Aşırı telaşlı, herşeye yetişme çabasında olan öngörüler vardır karşımızda. Balık burcunda doğan birisinin o günü iyi olacak ve yeni planlar yapacaktır, gazetedeki burcunuzda böyle bir ifade ile karşılaşabilirsiniz ama bunu Astroloji ile yapmak şart değildir, herkesin böyle şeyler söylemesi mümkündür. Bazı astrologların belki de haklı olarak bu tür sözcüklerden nefret ettikleri görülür, haklılıklarının nedeni ise eleştirilerden ve küçümsemelerden korkmalarıdır..."
"Dış görünüşüyle Astroloji´nin, modern Batı biliminin kuramları ve buluşlarıyla taban tabana zıt olduğu düşünülmelidir." Ansiklopedi Britannica.
Dr. Percy Seymour Greenwich Kraliyet Gözlemevi´nden ve Polytechnic South West´de Astronomi Öğretmeni
Öyleyse Astroloji´nin tavrı ne olmalıdır, işte sorumuz budur ve bu yazıda bilimle Astroloji arasındaki derin ayrılığın bir yaklaşma yerinin olup, olmadığını gözden geçireceğiz. ilk durağımız popüler Astroloji olmalıdır yani gazete astrolojileri; Çeşitli gazete ve dergilerde yer alan burç, fal ve Astroloji köşeleri konunun vitrinidir ya da Astroloji marketin vitrinine konulan malzemedir, bu malzemeye bakan bilimciler, aydınlar, halk ve astrologlar kendi tavırlarını alırlar. Tavırlar çok değişken ve farklıdır, bir grubun tavrına diğerleri hiç katılmaz, onaylamaz ya da olmadık bir noktada uyum sağlanırken çatışmaların dahi ortaya çıktığı görülür. Aynı tür çatışmaların astrologların kendi aralarında da ortaya çıktıkları görülür, tekniklerin pratik uygulamaları doğrultusunda ciddi ayrılıklar vardır. Bir kesim çalışmalarını bilimsel bir baza oturtma Çabasındayken, diğer bir kesim ise öngörünün antik ve klasik bir sanat olduğunu ileri sürerek bilimsel yaklaşımları reddeder. Araştırmacı Lyall Watson "Supernature" adlı kitabında şöyle demektedir; "Başlangıç olarak, popüler gazete astrolojisine saygı duymayabiliriz. Aşırı telaşlı, herşeye yetişme çabasında olan öngörüler vardır karşımızda. Balık burcunda doğan birisinin o günü iyi olacak ve yeni planlar yapacaktır, gazetedeki burcunuzda böyle bir ifade ile karşılaşabilirsiniz ama bunu Astroloji ile yapmak şart değildir, herkesin böyle şeyler söylemesi mümkündür. Bazı astrologların belki de haklı olarak bu tür sözcüklerden nefret ettikleri görülür, haklılıklarının nedeni ise eleştirilerden ve küçümsemelerden korkmalarıdır..."
Medya Yöneticileri Burç Köşelerini Nasıl Seçerler?
Küçümsenme veya hafife alınma tavrına neden olan yayınların üç ana grupta toplandıkları görülür. İlk grupta sipariş edilen günlük burçlar vardır, bu tür Watson´un tanımladığı türdür. İkinci grupta, Astroloji´nin pek ortada görülmediği veya fırsat buldukça eleştirilemeyen ve genelde kökenine ulaşılamayan bilimsel sonuç veya raporlardan söz eden köşeler yer alır. Diğerlerinden üstün olan küçük bir grubun hazırladığı köşeler üçüncü grubu oluştururlar ve tartışılabilecek ciddi olasılıkları ve bazı olayların kanıtlarını sergilerler, burada Astroloji´nin bazı bölümleri, iddiaları vardır ve konuya göre bilimsel temellerle buluşmak mümkündür. Yazı işleri müdürlerinin bu üç grupla ilgili seçimleri önemlidir, seçimleriyle ya katı bilimi tavır almaya davet ederler, ki buradaki çelişki önemlidir, bir yazı işleri müdürünün Astroloji ile alay eden, hatta mahkum eden bir zihniyeti sergilerken yanısıra da Astroloji´nin çalışamadığı bir ortamda Astroloji köşelerine yer vermeye devam etmesi, okurlarının entellektüel yeteneklerine saygı duymadığı anlamına gelecektir, o zaman da okurlar fikirlerini belirtme yolunu seçeceklerdir. Peki acaba, ilk gruptaki günlük burç tahminleri bir yerlerden ciddi destek almıyorsa hatta astrologların kendileri dahi ciddi bakmıyorlarsa neden hala yayınlanıyorlar? Bunun bir nedeni, Astroloji´nin bir dünya görüşü olmasıdır yani kozmik bütünlüğün bir parçasıdır, daha da ötede insanın bilinçaltında sürekli bir kozmik ilginin varolmasıdır ve bu bir ihtiyaçtır bu nedenle de tatmin edilmesi gerekir ve de günlük burç tahminleri insanlara bu tatmini sağlarken, modern bilim ve astronomiye göre çok daha kolay, anlaşılır ve rahattır. Bilimin katı duyarsızlığı, astronominin çizdiği soğuk ve düşmanca bakan evren Astroloji´de yoktur, aksine Astroloji´de daha insancıl, bizlerle içiçe, sorunlarımızı paylaşan bir evren vardır, gerçek olup olmamasının ötesinde bu ihtiyaç daha büyük bir öncelik taşır. Bir diğer neden ise, gazete ve dergilerdeki Burç Astroloji´sinin temelinde Güneş merkezli zodyağın yani burçlar kuşağının bulunmasıdır, gezegenler arası karmaşık ilişkilerin kolayca anlaşılır bir ifadeyle sergilenmesi ve günlük, haftalık, aylık paketler halinde drajeler haline getirilmesi sadece kullanışlı olma halinden başka birşey değildir. Bir astrologla birebir konuşulduğunda içinde kaybolunan terminolojik kaosun yerine, bu köşelerde unutulduğunda yine okunabilen basit, daha güncel, toplumsal düzey ortalamasına uyumlu ifadeler vardır. Birinci grubun, ikinci ve hele üçüncü gruba tercih edilmesinin nedeni böyledir, yazı işleri müdürleri tercihlerini yaparken böyle bir görüşe veya analize sahip olmasalar ya da ulaşamasalar dahi güdüsel deneyimleri ile, bilimi karşılarına almak pahasına kararlarını verirler. Çünkü medyanın görevi basitlik ve anlaşılır olmaktır. Bilim yaşamımızın önemli bir parçasıdır. Tıp ve biyoloji bilimlerinin her an ulaştığı yeni sonuçlar, süregelen araştırmalar yaşamsal değerler taşırlar. Hastalıklar fethedilir ve sağlığımız düzenlenir. Yaşamlarımız teknoloji ile doludur, bilgisayarlardan, uydu yayınlara kadar herşey bilimsel kuramlara göre vardırlar. Bilim aynı zamanda da, bizim geçerli hukuğumuzdur, örneğin pataloji hukuğun karar kaynağıdır. Birçok insan için bilimin sunduğu yaşadığımız dünya ile ilgili bazı tür gerçekler sürpriz değildir. Burada bilimcilerin istisnalar dışında dürüst ve objektif olmaları ile ön yargısız araştırmalara öncelik tanımaları önemli ve geçerlidir. Bir Etkiler Çorbasının İçinde Miyiz?
Astroloji´ye karşı çıkışların ve tartışmaların önemli bir derlemesi R.B. Culver ve P.A. Ianna tarafından "The Gemini Syndrome" adlı kitapta yapılmıştır. Bu çalışmada öncelikle Güneş´in, Ay´ın, gezegenlerin çekim alanlarıyla, hastahane binasının, çocuğun doğumunda bulunan doktorun, annenin bulundukları ortam Newton Yasaları ile hesaplanmışır. Hesaplamalar sonucunda Güneş´in çekim gücünün, örneğin Mars´ın çekim alanının yaklaşık bir milyon katı olduğu, Ay´ın çekim alanının ise Mars´ın 5.000 katı olduğu belirtilmiştir. Bunlar bize hastahanenin çekim ortamının Mars´dan 500 kat fazla olduğunu, annenin ve doktorun çekim alanlarının 20 kat fazla olduğunu gösterirler, Jüpiter ve Venüs için de karşılaştırmalı hesaplar yapılabilir. Yapılan benzer hesaplamalar bize doğum anında bu gök cisimlerinin çocuğun üzerinde gelgit bir çekim alanını gösterirler ve gelgit etkileri çekim alanlarıyla doğrudan ilişkilidirler ama bu ilişki göründüğünden çok daha karmaşık ve komplekstir. İki ayrı yer arasında çekim alanlarının değişkenliğinin ölçümlenmesi önemli ama güç bir sorunu oluşturur, Ay´ın çekim gücünün gelgiti, dünyada okyanusları etkilemektedir, bunu hepimiz biliriz fakat bu gelgitin veya gelgiti oluşturan gücün etkisi dünyanın her yerinde aynı değildir, ölçüm metodu henüz bulunmuş değildir ama bu güç vardır ve kanıtlanmıştır; bizler Ay´ın gelgit etkisi yarattığını biliriz çünkü Ay, dünyaya çok yakındır bu nedenle de olay gözlemlenebilecek düzeydedir. Aynen Güneş gibi, Güneş´in etkisi Ay´dan milyonlarca kez fazladır ve bunlar hastahanedeki doktorla, anneyi etkilerler. Bilimsel bir raporun sonuçları;
Güneş bize enerji verir yani ısı ve ışık kaynağıdır, bu ısı ve ışığın gücü bebeğe iki metre uzaklıktaki 200 watt´lık bir ampulden daha fazladır. Öte yandan ampulün radyasyon etkisi bir gezegenden hatta Dolunay´dan bile daha fazladır. Bu da bize lokal etkilerin zayıf göksel etkilerden daha yoğun olduğunu kanıtlar, tabii ki Güneş´i ve Ay´ı bazı zamanlarda istisna kabul etmemiz kaydıyla. Öyleyse burada gezegenlerin etkin olduklarını söylemek mümkün olamaz ve işte bu nokta bilimsel çevrelerin tartıştıkları ve karşı çıktıkları temel fikrin ta kendisidir. Ama o zaman da tek tür bir etki altında olduğumuz durumu ortaya çıkacaktır, oysa Güneş ve Ay´da olduğu gibi gezegenlerin de bir çekim ve etki alanı oluşturdukları bilimsel bir kabuldür ve de bu etki dünyamızdaki yaşam üzerinde geçerlidir fakat bu bir teoridir. Bilim bu noktada karmaşaya izin vermez, olasılıkları ve daha karmaşık kuramları reddeder, bilimciler bu tür kuramlarla yüzyüze geldiklerinde özellikle Astroloji´nin işi karıştırmasını istemezler ve karşı çıkarlar. "The Times" tarafından tanıtılan ve bilim dünyasının en saygın yayını "Nature"da California Üniversitesi fizikçilerinden Shawn Carlson tarafından, 1985´de yayınlanan makale dikkat çekici ve de önemlidir; Carlson, astrologların iddia ettikleri gibi diğer astronomik cisimlerin ve gezegenlerin doğum anındaki pozisyonlarının kişilikle ilişkili olduğunun kanıtlanamadığını belirtmektedir, yapılan deneyler astrolojik hipotezleri yalanlamaktadır. Fakat burada bir hata olabilir çünkü Carlson bilimin çok fazla genel ve yüzeysel yöntemlerini kullanarak testler yapmıştır ve ana prensipleri görmezden gelmiştir. Bu yoldan giderek Astroloji´yi gözden çıkarmak, Hıristiyanlığın temel öğretilerini ve tarihsel akışını bir köşeye atarak, çeşitli Hıristiyanlık kurumlarının süsleyip, püslediği ve bir doktrin haline getirdiği bir yaklaşımı kesin doğru olarak kabul etmek anlamındadır; işte bu yaklaşım doğru olmayabilir. Öyleyse Astroloji´yi bilimsel deney masasına yatıracaksak, özel yöntemler kullanmamız hatta geliştirmemiz gereklidir hatta elzemdir. Öte yandan Carlson, Nature´daki makalesinde çok önemli üç kaynağı da gözardı etmiştir. Fransız psikolog Michel Gauquelin´ın istatistiksel araştırmaları, Dean ve Mather´in "Doğum Astrolojisi" kitabı ve de Eysenck ile Nias´ın vardığı ihtimallerle ilgili benzer sonuçlar tümüyle yok kabul edilmiştir oysa tüm bu çalışmaların bilimselliği tartışılamaz. Her üç kaynakta, Astroloji´nin bir saflık ve boş inanç görüntüsünün çok ötesinde bir yerde olduğu özellikle vurgulanırken, raslantıların matematiğinin anlaşılmasından sonra işin renginin değişebileceği belirtilmektedir.
Evet, bilimin katı bakış açısı altında Astroloji bir boş inançtır. Bunu unutmuyor ve yine bilimin verileri doğrultusunda Güneş Sistemi´ndeki cisimlerden gelen radyasyon türü ışınların dünyamıza ulaştıklarını da bu arada anımsıyoruz. Bu ışınların etkisi, bir benzetme olarak ilgili bilimsel çevreler tarafından dev bir depoyu aydınlatan ışıkların yaydığı etkiden daha fazla olarak tanımlanmıştır. Kısacası ortada kozmolojik bir etki veya iletişim vardır; soru bunun neyi, nasıl yaptığıdır yani kozmik etkilerin varlığını tartışma noktası çoktan aşılmıştır. Bilim bir gariplik daha yaparak, Astroloji´yi telaşla dışlama kompleksi içinde kalarak, hiçbir astrolojik iddiaya karşıt olabilecek bir bilimsel kuram geliştirmemiştir. Bu görüş açısının bilim dünyasında nesilden nesle geçtiği dikkat çekicidir, oysa çok ciddi ve bilimsel eğitimden geçmiş astrologların ne dediklerinin veya neyi savunduklarının dinlenmesi gereklidir, özetle bilim bundan kendisine yararlı sonuçlar dahi çıkarabilir. Bir dönem Britanya Astrolojik Araştırmalar Fakültesi´nin başkanlığını yapan Julia Parker, kocası Derek Parker ile beraber yazdığı "A History of Astrology" adlı kitapta, gezegenlerin insan üzerindeki etkilerinin ısı ve ışık gibi sonuçları olduğunu yani doğal bir etki olarak düşünülmesini belirtirken, eski astrologların aynı gücü okült bir güç yani doğaötesinden geldiğini sandıklarını anlatır. Birçok fizikçiye ve astronoma göre, yeni bir etki alanını araştırmanın zamanı değildir ve gereği yoktur, dört büyük güç vardır; yerçekimi, elektromanyetik alanlar (Bunun içinde elektrik ve manyetik çekim alanları vardır.) ve iki nükleer güç. Bilimin yaklaşımı yani bir güç alanı aramak yerine teorik fizik alanındaki yeni bir uzlaşmadır yani dört büyük gücün bileşimi olan tek bir Süpergüç´tür. Her ne kadar bir grup fizikçi beşinci bir gücü keşfettiklerini söylüyorsa da, sonuç bilimsel değildir, iddialar daha çok daha önceki araştırmacılardan miras kalan değişim arzusunun geçerli olduğu bir yorum biçimi şeklindedir. Astronomik, fiziksel, kimyasal ve biyolojik büyük buluşma, tüm güçleri yeterince açıklayabilir, bir anlamda da işte bu buluş yeni bir güç olarak tanımlanabilir. O zaman da, astrolojik etkileri araştırırken daha rahat olabilir, gizemli bir güç aramak yerine, Süpergüç´ün etkileri bir kompleks olarak astrolojik değişkenlerle karşılaştırılabilir.
Bu bir güç arayışıdır, hala kimilerine göre Astroloji´nin bilimsel bir arayışa, bilimsel temellere oturmasına hiç gerek yoktur çünkü onlara göre Astroloji bir yorum sanatıdır, sezgilerle çalışır ve astroloğun önündeki şekiller sadece sinemafotografik belleği çalıştırarak, bilinçaltını açan referanslardır. Buna karşın günümüzün birçok önemli astroloğu ise, bilimsel buluşmanın şimdilerde çok daha gerekli olduğu görüşündedir çünkü eski bir sanat dahi olsa Astroloji eğer yaşamak istiyorsa biran evvel safralardan kurtulmalı ve yeniden doğmak için bilimle buluşmalıdır. Süpergüç veya Birleşik Alan Kuramı insan-doğa-evren üçgeninin temeli olarak tanımlandığında, içinde bulunduğumuz ortamda ne tür değişkenlerle, bileşkenlerle ve oluşumlarla yaşadığımız anlam kazanacaktır. Bununla beraber astrologların çok farklı tavırları, konunun damak tadları olarak düşünülebilirler. Önemli olan Astroloji yemeğini yiyenlerin damak tadlarının gelişmesi ve önlerindeki yemeğin tadını alabilme sınavını vermiş olmalarıdır. Toplum ise, en azından Astroloji´yi bilimsel koşullarda çalışır görmek istemektedirler ve gerekli bir değişim veya genişletme eyleminin arzulanması geçerli bir dünya görüşüdür. Ama bütün bunlar sonuç olarak geçicidir ve gelecek tahmin edemeyeceğimiz ilginç ve çarpıcı sonuçlara gebedir... |